Ekranlardan Kurtulup Kadranlara Dokunmak: Kaçışım, İşimin Kendisi
İstanbul'un o ritmik uğultusu bazen bir melodi gibi gelir, bazen de boğucu bir siren gibi. Ben de bu şehrin beton damarlarında, yaşamın en yüksek sesli frekanslarında gezen bir fotoğrafçıyım. Buradaki işim, çoğu zaman göz kaslarımın ve lensimin nabzıyla atıyor. Ve her şey gibi, bu iş de bazen bir denge meselesi. Ya da daha doğru ifadeyle, dengeyi kurmaya çalışırken sürekli olarak onu yeniden bulma çabası.
"İş-Yaşam Dengesi." Bu ifadeyi duyduğunuzda aklınıza ne geliyor? Genelde büyük şehirlerde, dört duvar arasında koşturanların ulaşmaya çalıştığı o ulaşılmaz Nirvana gibi geliyor kulağa. Ama benim için bu kavram, bu şehirlerin karmaşasına karşı süratle hareket eden, çamurlanmış bir lastik sesinden ibaret.
Pasif Gelir mi, Aktif Savaş mı?
Serbest fotoğrafçılık, benim için ne bir meslek, ne de sadece bir hobi. Bu, her anın bir sonraki kareye dönüşme potansiyelidir. Bir müşterinin büyük bir kurumsal etkinliğini çekmek, ciddi bir enerji ve zaman yatırımı gerektirir. Sanki bir görevi yerine getiriyorsunuz. Bu kısım, doğrusunu söylemek gerekirse, 'iş'. Faturaları öder, ekipmanım yıpranır, sosyal medya görselleri üretilir. Bu kısım, benim için en pragmatik, en hesaplanmış kısmı.
Fakat asıl benim nefes aldığım anlar, o ödemelerle doğrudan ilgili olmayan anlar. Sabahın erken saatlerinde, şehrin uykuya daldığı saatlerde kalkanım oluyor. Benim için iş, o anlarda başlıyor. Bisikletimi alıyorum, sırt çantamın içindeki ağırlık sadece makine ve yedek sıvılar. O an, ajandadaki randevular, ödenmemiş faturalar veya yetiştirilmesi gereken teslimatlar tamamen arka plana atılıyor. Burası, benim laboratuvarım.
Bu ikisi arasındaki geçişi yönetmek, benim en büyük "iş-yaşam dengesi" dersim oldu. Çünkü eskiden, o iki durumu birbirinden ayırmaya çalışırdım. İş bittiğinde, kafamdaki tüm o profesyonel filtreyi kapatırdım. Sonuç? Sürekli bir gerilim.
Tekerlekler Üzerinde Yeniden Kalibrasyon
Dengeyi buldum diyebilir miyim? Hayır, bu bir varış noktası değil, sürekli yapılan bir sürüş. Bu daha çok, motosiklet sürücüsünün viraj alırken sürekli gazı ayarlaması gibi. Çok hızlı basarsan kayarsın, çok gevşek bırakırsan geç kalırsın.
Bu yüzden, en iyi "iş" benim için, bu iki boyutun kesiştiği yerde ortaya çıkıyor. Bir müşteri için çektiğim bir köprüaltı fotoğrafı, benim için o akşam öyküye dönüştürdüğüm bir bisiklet sürüşünün sonucuysa, işte o zaman her şey mükemmel bir döngüye giriyor.
Pragmatik olarak bakalım: Sabit bir maaş beklentisine sahipsen, ulaşılabilir bir nokta var. Benim modelimde ise, sürdürülebilirlik, yani benzin/makarna/bisiklet parçası maliyetine ek olarak, 'bulduğum ilhamın' sürekli kendini yenilemesi gerekiyor. Bu da demek oluyor ki, işimi yaparken bile maceraya atılmak zorundayım. Seyahat etmiyorsam, en azından bu şehrin unutulmuş köşelerinde beni bekleyen o küçük detayları bulmalıyım.
Ve biliyor musunuz? Bu macera bazen yorucu olsa da, o son kareye ulaştığımda, bütün o fiziksel ve zihinsel çabanın bedelini alıyorum. Ekrandaki piksel değil, kadranın o mükemmel hizalanmışlığı, bütün yorgunluğumu alıp yerine o sade, karşı konulamaz iyimserliği bırakıyor. Ve sonra yine yola çıkıyorum. Bu döngü, benim hem kazancım hem de terapi seansım.